ABDALLAR
Eylül 16, 2007
ABDALLAR
Baki YaÅŸa ALTINOK
Aşiret Ve İskan Olaylarını Anlatan Türkülerin Yaşatılmasında Önemli Katkıları Bulunan Bir Türkmen Topluluğu : Abdallar
Abdal, kelime olarak ”Badal” (B D L)’ın çoÄŸulu olma ihtimalini kuvvetlendirir. Tanrıya yaranmak için faniden elini eteÄŸini çekmiÅŸ, dünyadan ayrılmış Zahid, Veli manalarının taşıdığı Abdal kelimesi, daha sonraları anlamını geniÅŸleterek, Veli, ErmiÅŸ, Sofi, DerviÅŸ manalarını da içine alan bir hüviyet kazanmıştır.
Milattan sonra V. ve VI. yüzyıllarda Orta Asya tarihinde önemli rol oynamış olan Eftalit veya (Akhun) diye bilinen kavmin adının da aslında Abdal veya Aptal olduÄŸu iddiası kolaylıkla reddedilemez. Nitekim bugünkü Yakutça’da erkek Åžamanların lakabı olarak kullanılan Abidal kelimesi de bu hususu doÄŸrular mahiyettedir.
Eftalit (Ak Hunlar) devleti Altay bölgesinde ortaya çıkmış, daha sonra güç kazanarak Türkistan bozkırlarında büyük bir devlet kurmuÅŸlardır. 350 yıllarına doÄŸru önce Güney Kazakistan’a gelen Eftalitler, burada bulunan Hun kavimlerini Volga’ya doÄŸru sürdükten sonra tekrar güneye yönelerek Afganistan ve Toharistan bölgesine inmiÅŸler; Maveraünnehir ve SoÄŸdan’da hakimiyet saÄŸlayarak İran’ı sıkıştırmaya baÅŸlamışlardır. 5. asrın sonlarında İran’da ”Servet ve kadın herkesin ortak malı olmalıdır.” diyen Mazdek düşüncesi ortaya çıkmıştı. Tarihe Mazdek isyanı olarak geçen bu olayda İran imparatoru Kavaz tahttan indirildi. Hapisten kaçan Kavaz, Eftalitler’e sığındı Eftaliter sayesinde Mazdek isyanı bastırılmış ve daha sonra da Mazdek idam edilmiÅŸtir. 513 yılında İran tahtına oturan AnuÅŸirvan Eftalitler’in baskısından kurtulmak için Göktürkler’den yardım istedi. AnuÅŸirvan’ın ordularıyla birleÅŸen Göktürkler Eftalitler’i ortadan kaldırdılar.
Abdal adı verilen sosyal gruplara DoÄŸu Türkistan, Azerbaycan, Afganistan, İran, Azerbaycan’ı ve Türkiye sahalarında tarihin bir çok dönemlerinde rastlanıldığı gibi, tarihi belgelerle de sabittir. F. Grenard, 1898′de yayınladığı ”Le Türkestan et le Tibet” adlı eserinde şöyle bahseder. Yerli halkın Abdal adını verdiÄŸi Abdal grubu kendilerine ”Heynu” adını verirler. Kendi aralarında ayrı bir dille konuÅŸurlar. Kendilerinin Müslüman olduÄŸunu söylerler. Her yıl Muharrem”de matem ayini yaparlar. Hz. Ali’ye ve evlatlarına büyük muhabbet beslerler. Grenard, bunlardan elde ettiÄŸi Türkçe olmayan yetmiÅŸ yedi kelimeden otuz yedisinin Farsça, on birinin bozuk Farsça olduÄŸunu. Asıl dillerinin ise Türkçe’yle çoÄŸaldığını sentaks itibarıyla dillerinin tamamen Türkçe olduÄŸunu söylemektedir.
Nebelson ise 1852′de yayınladığı eserinde Hazar ötesi Türkmen toplulukları arasında Abdal adıyla anılan bir kabilenin varlığını açıklar. Bu topluluk hakkında bize ÅŸu bilgileri verir. ”Oradaki Türkmenler’ce yaÅŸatılan bir ananeye göre Türkmenler’in ayrıldığı 12 boydan altısı Kayin oÄŸlu Hasan (Esen) dan gelmiÅŸlerdir. Bunların birincisi ise Abdal boyudur. Damgaları Ay’dır.
Bir Türkmen devleti olan Safeviler döneminde, İran’ın çeÅŸitli bölgelerinde yaÅŸayan Türk kabileleri içinde en önemli topluluklardan birini teÅŸkil eden Åžamlu, oymakları arasında Abdallı adıyla anılan bir oymağın olduÄŸunu görüyoruz. I. Abbas devrinde Horasan’da beyler beyi görevini yürüten Hüseyin Han ve oÄŸlu Hasan Han da yine bu Abdallı oymağına mensup idiler.
Orta Asya’dan İran Azerbaycan yoluyla Anadolu’ya, bir müddet sonra da Halep, Åžam Türkmenleri içindeki bazı oymaklarla İran’a giden bir Abdal oymağının varlığını Tahmasb tezkiresi bize bildirmektedir. Bu bilgiler ışığında Abdalların Horasan ve civarında bir Türkmen kabilesine mensup olduÄŸunu, MoÄŸol baskısıyla Anadolu’ya geldiklerini söyleyebiliriz. Nitekim Cevdet Türkay’a göre Abdal oymakları arÅŸiv belgelerinde ”Türkmen taifesi” olarak gösterilmiÅŸ, yine bu belgeler, Abdalların hem Türkmen aÅŸiretleri hem de Türkmen cemaatleri olarak Anadolu’nun bir çok bölgelerine yerleÅŸtiklerini bildirir.
XII ve XIV, yüzyıllarda İran’da yazılmış metinlerde, Abdal kelimesi ”DerviÅŸ, Sufi” manasında kullanılmıştır. XV, yüzyıldan itibaren derviÅŸlik ile avareliÄŸi birbirine karıştıranlar, Abdal kelimesine ”Divane, Meczub” diyerek horlanan bir mana yüklemiÅŸlerdir. Bir müddet sonrada bu kelime, Bön: ahmak anlamına gelecek derecede kaba ve hayrat kullanılmıştır. Abdal kelime ve kavramının diÄŸer ülkelerden ziyade Anadolu’da daha yaygın kullanıldığını yine yazılı vesikalardan görüyoruz. Selçuklular döneminde MoÄŸollar tarafından talan edilen Anadolu’nun yeniden imarı için görev bölümü yapan Anadolu’nun Halk erenleri, Ahilerin başına Ahi Evran Veli’yi. Gazilerin başına Åžeyh Edebali’yi. Bacıların başına Fatma Bacı’yı. Abdalların başına da Hacı BektaÅŸ Veli’yi getirmiÅŸlerdir. Rum Abdalları denilen bu topluluÄŸun o dönemler Anadolu’da önemli görevler üstlendiÄŸi de tarihi bir gerçektir.
XVII. yüzyılın ortalarında tarihe Kadızadeler adıyla geçen ve ÅŸeriat açısından katı bir yol tutan alimlerle, Tasavvufçular arasındaki çekiÅŸme Osmanlı idarecilerine sırtını dayayan kadızadelerin galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Tasavvufçuların cevaz verdiÄŸi musiki ve sema’ın günah ve sapkınlık olduÄŸunu söyleyen Kadızadelerin, uygulamaya koyduÄŸu baskı ve menfi propagandalar, Anadolu halkı üzerinde etkisini göstermiÅŸ, bazı bölgelerde yaÅŸayan halk, saz çalan, türkü söyleyen, ÅŸiir yazanları inançsız ve sapık kiÅŸiler olarak görmeye baÅŸlamıştır. Ozan Dede Korkut ve Kopuz geleneÄŸini yaÅŸattıkları için, Türk toplumu tarafından her dönemde önemli bir yeri olan bu nedenle de ekonomik açıdan iyi durumda olan Abdallar, yukarıda arz ettiÄŸimiz menfi propagandalar neticesinde ekonomik açıdan iyice yoksullaÅŸmışlardır. XVIII. yüzyıldan itibaren Abdal kelimesi ‘’serseri, dilenen” manasına kullanılmaya baÅŸlanmıştır. Bir dönemler Türkmen beylerinin himayesinde onların düğünlerinde çalan, sünnetlerini yapan Abdallar, Fırka-i İslahiye’den sonra ÅŸehir ve köyleri dolaÅŸarak, düğünlerde derneklerde çalgı çalmışlar, sünnet yapmışlar ve hatta oynayıp çoluk çocuklarının günlük nafakasını çıkartmaya çalışmışlardır.
KırÅŸehir Yozgat, Kaman, Keskin, HacıbektaÅŸ, Avanos ve Ortaköy yöresinde yoÄŸunlaÅŸan Abdallar, Fırka-i İslahiye’den sonra kendileri gibi diÄŸer Türkmen ailelerde birlikte KırÅŸehir merkez olmak üzere orta Anadolu’ya gelmiÅŸler. KırÅŸehir’in yaÄŸmurlu Büyükoba, HacıbektaÅŸ’ın Engel, Avanos’un Büyüklü, ortaköy’ün Kümbet köylerine yerleÅŸmiÅŸlerdir. Horasan’dan yaÄŸmur Dede’nin baÅŸkanlığında Anadolu’ya geldikleri bildirilen Abdalların, KırÅŸehir’ in yaÄŸmurlu köyüne oturdukları zaman baÅŸkanları ulu kiÅŸi yaÄŸmur dedenin adını bu köye verdikleri savı ise abdallar hakkında araÅŸtırma yapanların bu savı önemseyip konunun üzerinde ısrarla durması gerekir.
XVIII. yüzyıl baÅŸlarında Anadolu’nun güneydoÄŸusunda Türkmen aÅŸiretlerinin arasında diÄŸer meslek gruplarının yanı sıra, Abdal saz ÅŸairlerinin bulunduÄŸu, bunların Türklüklerinden en ufak bir şüphe bulunmadığı ve hala eski Türk ÅŸaman geleneklerinin izlerini taşıdıklarını bildiren kaynaklar ise bizim yukarıda belirttiÄŸimiz bu savımızı doÄŸrulamaktadır.
Fırka-i İslahiye ile birlikte yerleÅŸik hayata geçen Türkmenlerin yoÄŸun olarak yaÅŸadıkları bölgelere yerleÅŸen Abdallar’ın, Dede Korkut ile Hoca Ahmed Yesevi geleneÄŸinin birer temsilcileri olduklarını söylemek, gerçeÄŸe uygun bir gözlem olsa gerektir. ”Dede Korkut, kopuzlu Veli uluların atası sayılmıştır. Çünkü, elinde kopuz taşıyan kimse, ”Dede Korkut hürmetine” saygı görüyordu. O, bir devlet ve bütün Türk kavimlerinin ulusu idi. Kopuzu ile öğerek güç veriyor, halka yol gösteriyordu. Bu nedenle Kopuzun sihirli sesi, toplumu yönlendiriyordu. Çünkü Türklerde ”Kopuz, Orta Asya ve Anadolu sazlarının, ünlü ve ÅŸanlı bir atasıdır. Bu da bize Anadolu Türklerinin ve Anadolu Türk kültürünün köksüz olmadıklarını göstermektedir. DiÄŸer yandan İslamiyet’in Türkler arasında yayılmaya baÅŸladığı dönemlerde, Arap ve İran kültür emperyalizmini çabuk fark eden, Hoca Ahmed Yesevi, Türk kültürünü korumak amacıyla ”Hikmet” adını verdiÄŸi Türkçe ÅŸiirlerini derviÅŸleri vasıtasıyla en uzak bölgelerdeki Türk topluluklarına ulaÅŸtırmayı baÅŸarmıştır. Bu Hikmetler Türkler arasında düşünce, dil ve inanç birliÄŸinin kurulmasında büyük faydalar saÄŸlamıştır. Türklerin Anadolu’ya gelmelerinden sonra da yine bu gelenekte beslenen Türk edebiyatı önemli aÅŸamalar kaydetmiÅŸtir. Bu gelenek ise Milli tarzın en kuvvetli temsilcisi Yunus’tan Aşık PaÅŸa’ya, Pir Sultan’dan KaracoÄŸlan’a, Aşık Ömer’den KöroÄŸlu’na, DadaloÄŸlu’dan Aşık Sülük Hüseyin’e, kadar ulaÅŸmıştır. DiÄŸer yandan saz çalmasını bilmeyen fakat iyi ÅŸiir yazan ÅŸairler, On altıncı yüzyıldan itibaren yazdıkları ÅŸiirlerini saz çalan ÅŸairlere intikal ettirerek kendi ad ve şöhretlerinin yayılmasına çaba sarf etmiÅŸlerdir. On sekizinci yüzyılda halk arasında popülarite kazanan saz ÅŸairliÄŸi, saz çalmasını bilmeyen bir çok ÅŸairi saz çalmaya mecbur kılmıştır. Çünkü sazsız sözden fazla zevk almayan halk, saz çalmayan bir ÅŸairin ÅŸiirlerinin yayılmasına öncülük etmemiÅŸtir.
Bu nedenle, yazdıklarını sazla söyleyen ÅŸairler, yukarıda da belirtildiÄŸi gibi, Kadızadelerin menfi propagandalarına raÄŸmen, büyük ÅŸehirlerde, kahvelerde, meclislerde, konaklarda hatta saraylarda sevilen ve aranılan bir sınıf oluÅŸturmuÅŸlardır. Yine bu gruba dahil, pek ÅŸiir yazmayan fakat diÄŸer aşıkların tabiat, göç, savaÅŸ, iskan, gurbet v.s. konularını iÅŸleyen ÅŸiirlerini besteleyip çalan ve usta yorumlarıyla geniÅŸ halk kitlelerine sevdiren, bir Abdal topluluÄŸunun varlığı, pek çok örnekleriyle bugün de canlı olarak yaÅŸatılmaktadır. Bulduk ve Yusuf ustadan Muharrem ErtaÅŸ’a, Hacı TaÅŸan’dan Çekiç Ali’ye, intikal eden bu gelenek, günümüzde Abdalların yaÅŸayan temsilcisi olarak, NeÅŸet ErtaÅŸ’la devam etmektedir.


