HALK ŞAİRİ VE SAZ ŞAİRİ KAVRAMLARI
Eylül 16, 2007
HALK ŞAİRİ VE SAZ ŞAİRİ KAVRAMLARI
Metin Turan
HALK ŞAİRİ
Halk şairi kavramını anlayabilmek için, öncelikle bugün artık belirgin çerçevesini yitirmiş halk kavramının tarihsel, anlamına eğilmek gerektiği ortaya çıkar. Henüz işbölümü gelişmemiş olsa da, ilk çağlarda halk, yöneten hakim zümrenin dışında kalan geniş kesimlerdir. Hükümdar ya da padişahı Tanrının yeryüzündeki vekili, olarak algılayan bu toplumlarda, yöneten yani hükümdar çoban, halk da onun sürüsü durumundadır.
Genel hatlarıyla bu çerçevede algılayabileceğimiz halk kavramı, özellikle Türklerin Müslümanlığı kabul, ettikleri çağlara değin uzanır gelir. Türklerin Müslümanlığı kabul etmeleri ve devlet sınırlarını genişletmeleriyle başlayan idari teşkilatlanma içerisinde, iş bölümü, üretim ve paylaşım yöntemlerinin değişip gelişmesiyle tabakalaşma ve sınıflaşma da kendisini göstermeye başlamıştır. Her ne kadar İslam ile tanışmanın ilk yüzyıllarında henüz bu sınıflaşma belirgin hatlarına kavuşmamışsa da, bu yöndeki değişimlerin tarihselliğini XI. yüzyıldan itibaren görmek olasıdır.
“XV. Yüzyılda, Türk illerinde birbirinden ayrı, ama birbirine eÅŸ iki uygarlık merkezinin parlayıp yükseldiÄŸi görülür. Bunlardan biri Türkistan’da Horasan’ın merkezi olan Herat, öteki de Fatih’in yeniden kurduÄŸu İstanbul’dur. Herat’ta, görkemli sarayları camileri, medreseleri, tekkeleri, türbeleri, zaviyeleri, imaretleri, kervansarayları, hanları ve hamamlarıyla, Türk-İslam mimarisi en parlak devrine ulaÅŸmış; Türk edebiyatı, Fars edebiyatı yanında kiÅŸiliÄŸini kazanmaya baÅŸlamış, ticaret geliÅŸmiÅŸ, BüyükÅŸehirlerde kapalı çarşılar bedestenler kurularak alışveriÅŸ artmış, Türk el sanatları inceliÄŸi ve güzelliÄŸiyle her yerde aranılır bir deÄŸer kazanmıştır.
Herat merkezi, XV. yüzyılın ikinci yarısında Hüseyin Baykara-Nevai devrinde olgunluk çağına eriştikten sonra, önce Nevai nin sonrada Sultanın ölümüyle sönmeye yüz tutar.
Fatih’in kurduÄŸu İstanbul merkezi ise, Kanuni devri olgunlaÅŸarak en parlak devrine eriÅŸir. Medrese, Fatih külliyelerinden sonra Süleymaniye külliyeleriyle çağın en yüksek Üniversitesi haline gelir. Bilim aleminde ünlü kiÅŸiler yetiÅŸir. Tarikatların toplandığı tekkelerde halkın sevgisini kazanmış büyük ÅŸeyhlerin ”post-niÅŸin” olduÄŸu görülür. ”Ulema-i rüsum” ile ”arifler” kendi yerlerini alırlar. Ordu, iklimleri aÅŸarak, Türk topraklarına yeni ülkeler katar. Devlet örgütleri geniÅŸler. Türk edebiyatı, divanları, hamseleri; tarihleri, tezkireleri ve ÅŸeh-engiz gibi yerli türleriyle kiÅŸiliÄŸini bulur. Ticaret hayatı geniÅŸler. Türlü meslekler, esnaf loncalarıyla sıkı örgütlere baÄŸlanır. Her yer genlik ve bolluk içindedir.
Böylece iş bölümü meydana gelmiş, toplumsal sınıflar kesinlikle belirmiş, tabakalara ayrılmıştır. Her çevre kendi karakterine uygun, kendi hayatını yaşamaktadır. İşleri, kazançları ve yaşama düzeyleri birbirinden ayrı olan bu sınıflarla, her sınıftaki tabakaları şöyle sıralayabiliriz:
1. Müderrisi, muidi; mülazımı, kadısı, imamı, müezzini, kayyumu, hocası ve kalfası ile her dereceden bilim ve din adamları;
2. Şeyhi ve dervişiyle tarikatları temsil edenler;
3. Devlet hizmetlerinde görevli büyük küçük memurlar ve kendi kendilerini yetiştirmiş aydınlar;
4.Türlü sınıftan asker ocaklarında yaşayan kara ve deniz erleriyle subaylar;
5. Tüccar, büyük esnaf, küçük esnaf, satıcı, gezici, aylıkçı ve gündelikçisiyle iş aleminde yer alanlar;
6. İşleri güçleri olmayıp şehirlerde başkalarının sırtından geçinen serseri ve ayak takımı; dinle ve bilimle hiçbir ilgileri olmadığı halde, halkın din ve bilim adamlarına gösterdiği saygıdan yararlanmak üzere, derviş ya da hoca kılığına girip, başında ince bir tülbent, sırtında eski bir cübbe; köy köy dolaşan asalaklar;
7. Köylerde toprak ve hayvanla uğraşıp ürün yetiştiren tarımcılar, ağalar, köylüler, yancılar, ırgatlar.
Toplumsal iÅŸbölümü böylece ayrılmış olmakla birlikte, sarayla çevresi (yüksek aÅŸamalara eriÅŸenler) dışındaki bütün bu sınıflarda yer alanlar, iÅŸleri ve yaÅŸama düzeyleri ne olursa olsun, aynı ”kader birliÄŸi” içindedirler. TaÅŸralarda derebeyleri ve merkezi temsil eden paÅŸalarla merkeze karşı ayaklanmış olanlar, baÅŸkentteki imtiyazlı sınıfın ve devletlilerin rolündedirler.
Agah Sırrı Levend’in vurgulamalarından da çıkarılabileceÄŸi üzere, halk kavramı toplumsal sınıfların belirginleÅŸmesiyle ortaya çıkıyor. İslamiyet’le birlikte saray çevresinde oluÅŸturulan Acem ve Arap düşünürlerden oluÅŸmuÅŸ ”ulema” ile de derinleÅŸen kültürel farklılık özellikle dil gibi iletiÅŸimin vazgeçilmez unsuru üzerinde, düğümlenince zevkleri ve yaÅŸayışları zaten farklı olan; kaba çizgileriyle de saray ve halk gibi iki toplumsal tabakayı bir baÅŸka deyiÅŸle sınıfı da birebirinden uzak enderun da yetiÅŸmiÅŸ ”havas” ın dışında kalan geniÅŸ kesimleri içermektedir. YaÅŸam biçimi sade, süsten uzak, konuÅŸma dili herkesin kolaylıkla anlayabileceÄŸi temiz bir Türkçe olan kesimlerdir.
Halk ÅŸiiri, toplumsal iÅŸbölümünde üretici sınıtları, bizi bugün ulusal nitelikler dediÄŸimiz tarihsel uzantıda kimliÄŸimizin renklerini oluÅŸturan dili temiz Türkçe, yaÅŸamı saray ve onu çevreleyen kültürel/düşünsel dünyanın dışında kalan kesimlerin heceyle söyledikleri, içerisinde sahibi belli olanlar da bulunan ya da söyleyeni hiç belli olmayan edebi ürünlerdir. Bu bakımdan, örneÄŸin ilk söyleyeni bilinemeyen herhangi bir türkü, ya da mani de halk ÅŸiirinin içerisindedir, söyleyeni belli olan; örneÄŸin, KöroÄŸlu’na, KaracaoÄŸlan’a, Pir Sultan’a ait bir parçada halk ÅŸiirinin içerisinde düşünülmelidir. Bu genel çerçeve içerisinde ise, deÄŸiÅŸik sınıflamalar yapmak kuÅŸkusuz mümkündür, öyle de yapılmaktadır.
SAZ ŞİİRİ
Saz ÅŸairi kavramına gelince, kavramdan da anlaşılacağı üzere, sazla, yani ÅŸiiri icra etme de kullanılan aletle birlikte ÅŸiiri sıfatlandırma söz konusudur. BaÅŸlangıçta kopuz, kullanan halk ÅŸairlerinin, kullandıkları bu aletin gider “çöğür” ve “saz” adlarıyla anılmasıyla da “saz ÅŸairi” deyimi yerleÅŸmeye baÅŸlamıştır. KuÅŸkusuz burada asıl belirleyici olan, ÅŸiirin niteliÄŸidir. Birbirine zincirleme bir
Åžekilde geçmiÅŸ olan halk edebiyatı ürünlerinin genel nitelikler dışında, ince ayrıntılarla ayrılmaları olasılığı güçtür. Bu bakımdandır ki, ‘halk ÅŸiiri kavramıyla aşık, ÅŸiiri kavramını aynı anlamda kullananlar da olmuÅŸtur, ayırmaya çalışıp da bunun belirgin niteliklerini vurgulayamayanlar da. Böyle olunca, saz ÅŸiiri ile aşık ÅŸiirini de birbirinden ayırt etmenin olanağı görülmemektedir.
Pertev Naili Boratav, halk ÅŸairlerini deÄŸerlendirirken sazın önemini şöyle belirtiyor: “Halk ÅŸairleri ekseriyet itibariyle saz çalan ve ÅŸiirlerini sazla söyleyen ÅŸairlerdir. Bunların eserleri baÅŸka birisi tarafından da naklolunurken yine sazın refakatiyle terennüm olunması teamüldendir; her ÅŸiirlerini terennüm ettiÄŸi gibi diÄŸer geçmiÅŸ veya halen yaÅŸayan halk ÅŸairlerinin eserlerini de sazıyla okur.
Son devirlerde bazı ÅŸairler, saz çalmadıkları halde aşık tarzında ÅŸiirler yazıp söylemiÅŸlerdir. Fakat bunları, aşık tarzını taklit eden, hece vezniyle manzumeler meydana getiren ÅŸairler telekki etmek daha doÄŸru olur. Saz, halk ÅŸairlerinin -hangi kategoriden olursa olsun- mümeyyiz vasfıdır.”
SAZ ŞİİRİ AŞIK ŞİİRİ
Genel anlamda olguya eÄŸildiÄŸimizde, halk ÅŸiiri içerisinde tanım bulan saz ÅŸiiri İle ortaya çıkarmak oldukça güçleÅŸmektedir. Bu güçlük, kimi kere saz bir kümede tutarak aşılmaya çalışılmışsa da sonuçta ”aşık” ile ‘’saz ÅŸairini” aynı anlamda kullanma biçiminde yaygınlaÅŸmış anlamdaÅŸ sözcüklerdir.
ÖrneÄŸin Köprülü: ” Aşık halk arasında umumiyetle saz ÅŸairlerin, verilen bir İsimdir. Yine halk arasında dolaÅŸan bir çok menkıbeler maddi ve cismani
AÅŸk’tan manevi ve ruhani aÅŸk derecesine yükseldiklerini, saz çalıp söylemeyi ve ilahi vasıtalarla -yani ya bir mürÅŸid’in , pir’in yahut Hızır Peygamber’in rüyada, veya hakikatte tecellisi ile- öğrendiklerini anlatır.” Yine Köprülü, “Aşık Tarzı Ne Demektir?”, sorusuna ”Aşık edebiyatı dediÄŸimiz zaman, sadece XVI.-XX., hatta XVII.-XX. asırlar esnasında, Anadolu’da yetiÅŸen ve oldukça mebzul eserleri ve edebi ananeleri zamanımıza kadar devam edip gelen saz ÅŸairlerine mahsus ÅŸiir tarzını kastetmekteyiz.” demektedir.
Pertev Naili Boratav’da aşıkların yetiÅŸtikleri ortam ve konumlarını deÄŸerlendirirken şöyle vurguluyor: “Bu sanatçılar, yaratmak sanatını yürütmek için en iyi ortamı köylük yerlerde, klasik edebiyatın az etkilediÄŸi küçük kentlerde, göçebe ya da yarı göçebe topluluklarda bulmuÅŸlardır. Büyük kültür merkezlerinde, öykünmek istedikleri klasik, edebiyata çokça, ilgi göstermiÅŸler, kendi sanatlarının, ıralarını koruyamamışlardır.
Aşıkların doÄŸal ortamlarından biri, asker ocağı olmuÅŸtur: İstanbul’da Yeniçeri Ortalarında, sınır garnizonlarında, Cezayir, Tunus, Arabistan, Kırım gibi, Osmanlı egemenliÄŸindeki uzak ülkelerin askeri üslerinde, aşıkların temsil ettiÄŸi bir edebiyat yaratılmıştır; bu aşıklar geleneÄŸin temel ıralarını korudukları gibi, içinde yaÅŸadıkları ortamın, tanığı oldukları olayların, özelliklerini yaratılarına katmışlardır.”
Kuşkusuz uzun bir tarih dilimine yayılan bu geleneğin, sağlam ve diri bir şekilde bugüne kadar gelmesinde, geleneği sağlayan unsurlar etkilidir. Yüzyıllardan bu yana devam ede gelen geleneksel şiirimizde sürekliliği sağlayan unsurları Prof. Dr. Umay Günay şöyle özetlemekte:
“1-Nazım öğeleri: Hece vezni, nazım birimi olarak dörtlükler. Türk Halk Edebiyatının temel iki nazım ÅŸekli olan koÅŸma ve mani dörtlüklerine dayalı çeÅŸitlenen nazım türleri.
2- Müzik eÅŸliÄŸinde nazım: İslamiyet’ten önce ve sonra halk arasında nazım, daima ezgili ve müzik aleti eÅŸliÄŸindedir. Anonim, aşık ve tekke ÅŸiiri her zaman ezgiyle okunmuÅŸtur. çok kere de müzik aletinin eÅŸliÄŸi söz konusudur. BaÅŸlangıç ve türevleri ÅŸiire eÅŸlik ederken zaman, içinde müzik aletleri baÄŸlama, çöğür, ney, mey, kadum, tambur, kaval, düdük vb, gibi farklılaÅŸmış, fakat ÅŸiir hiç bir zaman müzikten ayrılmamıştır.
3- İcrada Diyalog: Nazımda diyalog, konuya açıklık getirmek, imtihan şeklinde soru cevapla bir konuyu öğretmek, belirlenen bir konu ve bir ayakla en güzel deyişi yaratabilmek için anonim, tekke ve aşık tarzı geleneklerinde her zaman yer almıştır. Anonim Halk şiirinde türkülerde, destanlarda, manilerde, düğün adetleri ile ilgili küçük dramatik oyunlarda, aşık tarzı şiir geleneği içinde önemli yer tutan karşılaşmalarda, tekke şiiri geleneği içinde cansızı canlı gibi konuşturma ve soru cevap şeklinde örnekleri çeşitli kaynaklarda görmek mümkündür.
4- Orta Asya Türk Edebiyat geleneğine dayalı üç edebiyat tarzında da başlangıcından bu yana şiir büyük ölçüde doğmaca yaratılmış, hafızalarda muhafaza edilmiş, sözlü nakille yayılmıştır. Bu sebeple varyantlaşma anonim türlerde olduğu kadar şairi belli aşık ve tekke şiir tarzında da meydana gelmiştir. Bu özelliklerinden dolayı geç yazıya geçirilen şiirlerin ilk şekilleri kaybolmuştur. Sözlü gelenekte yaşayan şiirler kolaylıkla bir edebiyat tarzından diğerine aktarılmış, zamana ve zemine uyma esnekliği ile yeni unsurlarla zenginleşmiştir.
5- Tanzimat dönemine kadar Türk mil1etinin tamamına hitap eden anonim, aşık ve tekke ÅŸiirlerinde yaratıldıkları ve yaÅŸadıkları devrin ve çevrenin yaygın Türkçesi kullanılmıştır. Aşık ÅŸiirinin, divan ÅŸiirinin etkisiyle ÅŸekillenen bir grup örnekleri ve tekke ÅŸiirinin bütünüyle medrese eÄŸitim ve öğrenimi altında teÅŸekkül eden kısmı hariç tutulmak kaydıyla Arapça kelime sayısı ve gramer birlikle bu edebiyatları yaÅŸatan halkın günlük hayatında kullandıkları ile orantılı olmuÅŸtur. Ağız özellikleri, arkaik dil kalıntıları her üç edebiyat tarzı örneklerinin dikkat çekici özelliÄŸi olmuÅŸtur.”
Ozanlıktan, Aşıklığa geçiÅŸte, kendisini hissettiren ve Köprülü’nün de vurguladığı gibi belli kaidelere, kalıplara, belli ideolojiye baÄŸlı hususi. oldukça zengin ÅŸiir tarzının, Osmanlı ülkesinde ÅŸekilleniÅŸinin toplumsal düzenle de yakından ilgisi olduÄŸu tartışmasızdır. Çünkü, her sanat kolunu var eden ekonomik ve sosyal koÅŸullar, gelenekle ilintisi apaçık olan saz ÅŸiiri-aşık ÅŸiiri için de geçerlidir. Bu bakımdan, Köprülü’nün ve ona baÄŸlı olarak birçok araÅŸtırmacının da çizdiÄŸi tarihsel noktalar içerisinde olgunun oluÅŸtuÄŸu ekonomik ve sosyal ÅŸartlara eÄŸildiÄŸimizde. Osmanlı ülkesinde ciddi bir buhranın, özellikle de sosyal anlamda yaÅŸandığını görmekteyiz.
“Aşık tarzı ve ona kaynaklık eden tekke edebiyatı Anadolu’nun fikri ve siyasi hayatının tesiri ile propaganda maksadıyla kurutmuÅŸtur. Konya Selçukluları ve onlara tabi Anadolu Beylikleri devrinde Horasan’dan ve Türkistan’dan bir çok babalar, derviÅŸler aşıklar Rum diyarına geliyorlardı. Bunlar arasında bir farklı emeller besleyenler vardı.
Åžeyhlere saygı duyan ve inanan beyler, tasavvuf erbabına daima tekkeler zaviyeler bina ederek hizmet ederlerdi. Devamlı savaÅŸlardan bıkıp usanmış olan halk ise kendilerine ve dünyada nasip olmayan saadeti hiç olmazsa ahirette temin için onların başına safiyetle birikirdi. Anadolu’nun M.S. 13. asırdaki karışık devresi tekkelerin ve zaviyelerin artması, tekke edebiyatının tekamül etmesi için gerekli ÅŸartları hazırlıyordu. Bu sofiyane temayül Osmanlıların istiklalinden sonra da devem; etti.
Anadolu’da Tekke Edebiyatı, Osmanlı padiÅŸahlarının ve devlet büyüklerinin himayesi ve maddi desteÄŸi yanında halkın yakın sevgisi ve baÄŸlılığı ile kurulmuÅŸ ve terakki etmiÅŸtir. Orhan ve Osman Bey zamanında Arapça ve Farsça’nın raÄŸbet kazanmasıyla sadelikten uzaklaşıldı. Yıldırım devrinde mezhebi edebiyattan ayrı klasik edebiyat teÅŸekkül etmeÄŸe baÅŸlayınca halk arasında da yeni hayat ÅŸeklinin tesiri ile eski Tekke Edebiyatından farklı ancak zahiren yine aynı renk ve kisve altında baÅŸka bir edebiyat ihtiyacı ile Aşık Edebiyatı doÄŸdu. Bu devirde zafer alaylarında terennüm edilecek cenk destanlarına, bozahane, meyhane alemlerinde terennüm edilecek aşıkane ve rindane ÅŸarkılara, mesire alemlerinde okunacak koÅŸmalara, deyiÅŸlere, kayabaÅŸlarına ihtiyaç vardı.
XV. asrın ilk yarısından sonra hurifilik, BektaÅŸi tekkelerine ve oradan yeniçeri ocağına girince yeniçeri ortalarındaki ÅŸairler, zahiri bir tasavvuf rengi altında daha serbest tarzda mey ve sevgiliden bahsetmeye baÅŸlamışlardır. Bu devirde BektaÅŸi Edebiyatı, Tekke Edebiyatından ayrılarak bütünüyle müstakil ve hususi bir mahiyet almıştır. Tekke Edebiyatının en dikkate ÅŸayan kısmı olan BektaÅŸi Edebiyatı diÄŸer tarikat edebiyatlarından sonra Aşık edebiyatını vücuda getirmiÅŸtir. Bugünkü Aşık Edebiyatında, BektaÅŸi fikir ve temayülleri ağır ağır basmaktadır. Aşıkların bir kısmı Halveti, Mevlevi, Kadiri olmalarına raÄŸmen, hepsinde BektaÅŸi ruh ve edası hakimdir. Aşıkların büyük bir kısmının BektaÅŸi olan yeniçeriler arasında yetiÅŸmeleri de bu hususta çok medhaldardır.”
Aşıkların, Bektaşi ruh ve edasına sahip olmalarında etkili unsurların başlıcası, Bektaşi felsefesinin dayandığı hoşgörüden kaynaklanmaktadır. Özellikle İslamlıkla birlikte, Türk toplumunda da başlayan güzel sanatları sınırlayan eğilimler, sazı yasaklama, şeytan işi görme Alevi-Bektaşi düşüncesiyle bir çıkış bulmuş ve kendisini burada var etmiştir. Özellikle de XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı merkezi Sünni hükümetinin, Batıni tarikatlara yönelik baskı ve sindirme politikasının bu gelenekte büyük rolü vardır. Ayrıca, Alevi-Bektaşi düşüncesindeki topluluklar, geleneksel Türk kültürünün İslamın yasak ve sınırlamalarına karşın diri tutmaya ve sürdürmeye özellikle uğraşmış topluluklardır. Geleneğin güçlü ozanlarının bu düşünce ortamında yetişmelerinin başlıca kaynağı da budur


